Archive for the ‘Yaşlılık ve Sağlık’ Category
Menopoz
BÖLÜMLER
Menopoz hakkında kısa bilgiler
Menopozal dönemler
Kadın hayatının evreleri
Menopozda ortaya çıkan şikayetler ve değişimlere yakından bakış
Menopoz; cinselliğin sonumu, yoksa yepyeni bir başlangıç mı ?
Menopoz kelimesi, yunanca aylık anlamına gelen men ve kesilme anlamındaki pause kelimelerinden gelir ve beklenmedik bir olay değildir. Yeterince yaşayan her kadının ardarda gelen doğal ve normal yaşam evrelerinden biridir.
Anne kız çocuğa gebe kaldığında, çocuğun sahip olacağı yumurta sayısı matematiksel olarak belirlenir. Çok az olguda bu sayı farklı olur. Gebeliğin hemen başında bu sayı 6-7 milyon kadardır. çocuk doğuncaya kadar geçen süre içinde doğal seçimle bu sayı azalır. Doğum esnasında her kız çocuğunun 400 000 – 500 000 yumurtası vardır. Bu sayı sabittir ve artık geri sayım başlamıştır. Yumurtalar yumurtalıklarda ergenlik çağına yani adet görme yaşına kadar sakin, sessiz beklerler. Bu dönemde vücudun gelişmesi ile paralel olarak cinsiyet ile ilgili hormon salgıları başlar ve artık yumurtalar bu salgıya olgunlaşarak cevap verirler. Düzenli adetler yumurta olgunlaşması ve her ay kadın vücudunun gebeliğe hazırlığını gösterir. Her adet döneminde yaklaşık 900 – 1000 yumurta olgunlaşma çabasına girişir, ancak bunlardan sadece biri, pek nadiren de ikisi yeni bir canlı oluşturabilecek kadar olgunlaşır ve döllenmek üzere yumurtalık dışına atılır. Geri kalanlar, yani seçilemeyenler bulundukları yerde telef olurlar. Bu matematiksel hesaba göre hanımlar yaşamları boyunca 400 – 500 adet kanaması geçirecek demektir, çünkü yumurta sayısı ancak bu kadarına izin verir. Bu zaman olarak hesaplandığında 30 ila 40 yıllık bir dönem demektir. 10 – 12 yaşlarında adetlerin başladığını düşünürsek yumurtaların tükeneceği yaşı bulmak zor olmayacaktır. Bu yaş antik çağdan beri değişmemiştir ve hesaba göre 50 – 52 olarak belirmektedir. Sigara içen hanımlarda bu durum 5 – 7 yıl önce gelişir. Bu yaşlarda hanımların son kez yaşadıkları adet kanamasına da menopoz denir.
Hazırlyayan
r. Şebnem Yıldırımoğlu
Menopoz, kadınlarda genellikle 45-50 yaşları arasında yumurtalıkların görevini eskisi gibi yapamamasına bağlı olarak adetten kesilmeye verilen addır.
Menopoz bir hastalık değil, yalnızca yaşamın bir dönemidir.
Menopoz, kaçınılmaz bir yazgı değildir. İyi bir tedavi ile bu dönemi sorunsuz geçirebilirsiniz.
Menopozun ilk belirtileri; adet düzensizlikleri, uykusuzluk, gerginlik, ateş basması, çarpıntı gibi sorunlardır.
Ciltte kırışıklık, idrar kaçırma, cinsel bölgede kaşıntı, yanma, kuruluk, ilişki sırasında ağrı ve cinsel isteksizlik menopozun ileri dönemlerinde görülen yakınmalardır.
Menopoza girilmesiyle vücutta başka hastalıklar da ortaya çıkabilir. Bunların başında kalp ve damar hastalıkları ile osteoporoz denilen kemik erimesi gelir.
Menopozda hormon tedavisi, vücutta yaşa bağlı olarak azalmış olan kadınlık hormonunun yerine konması anlamına gelir.
Hormon tedavisi, bir doktor tarafından, gereken bütün tetkikler yapıldıktan sonra başlanırsa kesinlikle kansere neden olmaz.
Hormon tedavisi kilo almaya neden olmaz.
Menopoz tedavisine adet düzensizlikleri başladığı zaman başlanırsa en kısa sürede en iyi sonuç alınır. Menopoza bağlı rahatsızlıklar ortaya çıktıktan sonra başlanan menopoz tedavisi, şikayetlerin artmasını önler ancak vücutta meydana gelmiş hasarları gideremez. Örneğin tedavi ile kemik erimesi önlenir, fakat azalmış olan kemik dokusu yerine gelmez.
Menopoz tedavisinde süreklilik çok önemlidir. Bazen ömrünüzün sonuna dek ilaç kullanmanız gerekebilir. Doktorunuzla çok iyi bir ilişki kurmalı, kafanıza takılan soruları mutlaka sormalısınız. Unutmayın eğer iyi bir tedavi görürseniz, MENOPOZ DÖNEMİ SİZİN İÇİN YAŞLILIK DEĞİL, İKİNCİ BAHARINIZ OLABİLİR. Bu dönemin kendine özgü güzelliklerini mutlaka görmelisiniz.
Menopozal Dönemler
Hazırlayan
Premenopoz, 40 yaş civarında başlar, genellikle belirti vermez. Sadece çok küçük hormonal değişimler gözlenebilirve menopoz ile sonlanır. Adet araları normal sınırlar içinde kalmak üzere (örneğin 21-25 günde bir adet görme) kısalır. Üreme yeteneğindeki ilk yaşlanma bulguları folikül stimüle edici hormon (FSH) salgısındaki artıştır. Luteinize edici hormon (LH) bundan etkilenmez, çünkü östrojen ve progesteron normal düzeylerdedir.
Klimakterium, genellikle 45 yaş civarında başlar ve yaşlılık (senil) döneminin başlangıcı kabul edilen 65 yaşa kadar devam eder. Adet düzensizlikleri, sıcak basmalarının ortaya çıkması gibi bulgu ve belirtiler, klimakterik dönemin başladığını gösterir.
Perimenopoz, klimakterium ile birlikte başlar ve menopozdan 1 yıl sonra biter. Yoğun yakınmaların olduğu dönemlerden biridir. Perimenopoz döneminde adet araları çok değişkendir. (20 – 35 gün) ve % 40’ında artık yumurta (oosit) üretimi yoktur. FSH ve daha az olmak üzere LH düzeyleri genellikle yüksek, östrojen ve progesteron seviyeleri genellikle düşüktür.
Menopoz, geçirilen son adet kanamasını niteleyen bir kavramdır. Menopoz bir dönem değil sadece görülen son adet kanamasının adıdır. Sonuçta sayısı belli olan yumurtalar (oositler) tükenir. Menopoz yaşını geciktiren en önemli faktörün, adet aralarının uzun olmasıdır (30-35 gün). Menopoz yaşını etkileyen en önemli dış etken sigara içimidir.
Postmenopoz, menopozal geçiş döneminin son fazıdır. Son adet kanamasından yani menopozdan 1 yıl sonra başlar ve yaşlılık dönemi başlangıcına kadar sürer. Postmenopozal dönemde terleme, sıcağa tahammülsüzlük, uykusuzluk gibi vazomotor belirtiler ve psikolojik yakınmalar ağırlık kazanacaktır.
Östrojen eksikliğinin çeşitli başka etkileri de ortaya çıkacaktır. Ürogenital sistem yaşlanması ve gerilemesi, buna bağlı olarak idrar tutamama, ağrılı idrar yapma gibi üriner yakınmalar ve elastikiyet kaybı, kırışıklık, cilt gerginliğinin azalması, saçlarda seyrelme gibi dermatolojik problemler görülecektir. Östrojen eksikliğinin uzun dönem sonuçları kemik erimesi (osteoporoz) ve kalb-damar sistemi (kardiovasküler) hastalıklarında artıştır.
Serum yağ düzeylerinin yüksekliği, yüksek kan basıncı, aşırı kilo alma, fizik aktivitesi az bir yaşam, sigara ve alkol değiştirilebilir kalb-damar sistemi risk faktörlerini oluştururken, erken menopoz (45 yaştan önce) ve ailesel yatkınlık değiştirilemeyen risk faktörlerini oluşturmaktadır.
Genetik özellikler, erken menopoz, ilk adetin geç ortaya çıkması, kullanılan ilaçlar, beslenme ve yaşamsal alışkanlıklar menopozdaki kemik mineral kaybı ya da başka bir deyişle kemik erimesinin risk faktörlerini oluşturur. Kemik yoğunluğunun incelenmesi özellikle önemlidir, çünkü kemik kütlesinin her bir standard sapma değeri azalmasında, kemik kırığı riski ikiye katlanmaktadır. Kemik mineral yoğunluğunu kantitatif ölçen çeşitli yöntemler vardır. Ülkemizde en yaygın kullanılan kantitatif yöntem dexa‘dır. Takibin 2 yılda bir yapılması yeterlidir.
Menopozda memedeki değişimler, süt salgı bezleri ve kanal sistemi yapılarının gerilemesi, yağ dokusunun azalması, meme boyutlarının küçülmesi ve meme hastalıklarının azalmasını kapsar. Menopozal dönemde meme takibi, genital muayeneye meme muayenesinin eklenmesini, 2 yılda bir mamografi, ya da yılda bir meme ultrasonografisini içerir.
Endometrial inceleme özellikle hikayesinde doğurganlık döneminde düzensiz yumurta üretimi ya da çoğu kez üretememe, rahim duruyorsa tek başına (progesteron almadan) östrojen kullanma, şeker hastalığı (diabetes mellitus), şişmanlık, kronik karaciğer hastalıkları, kronik alkol kullanımı olanlarda önemlidir. Ayrıca düzensiz vajinal kanama olanlarla; ultrasonografi bulgularında hormon yerine koyma tedavisi öncesi endometriumu 5 mm’den kalın ya da düzensizlik olanlarda endometrial inceleme (biopsi) gereklidir.
Menopozdan sonra hanımların çoğu kere yaşadıkları sıkıntıların, değişimlerin nedeni, yumurta gelişirken yeterince ürettikleri, ama yumurta tükendikten sonra üretemedikleri özellikle östrojen hormonu eksikliğine bağlıdır.
Gerekli olduğunda bir ameliyatla yumurtalıkların çıkarılması da aynı eksikliği ve sorunları yaşa bağlı olmaksızınyaşatacaktır. Sadece rahmin çıkarılması, yumurtalıkların yerlerinde bırakılması adet kanamalarını engeller, çünkü kanama rahimdeki doku değişimidir, ancak hormon salgısı normal devam ettiği için menopoz sonrası sorunlar ortaya çıkmaz, taa ki yumurtalar tükeninceye kadar.
Kadın Hayatının Evreleri
Hazırlayan
oç. Dr. Hakan Şatıroğlu

Şekil 1. Kadın hayatının evreleri İşte hanımların yaşam yıllarının süresini belirleyen düzen !!! Memeliler arasında sadece insan üreme yeteneğini kaybettikten sonra da uzunca bir süre yaşar, diğerleri ise üreme fonksiyonlarını yitirdikten kısa bir süre sonra ölürler. Aslında üreme yeteneğinin sona ermesinden sonra yaşamın devam etmesi, insanlar için de çok eski değildir. Ancak 19. Yüzyıl ortalarından bu yana insan, özellikle de kadın ömrü uzadığı için günümüzde “menopoz ” diye bir kavram vardır.
Kadın hayatının bu dönemi sadece kadın sağlığı açısından değil, toplum sağlığı açısından da çok önemlidir. Son yüzyılda insanın ortalama ömrü 80’li yaşlara uzarken doğa, sanki doğurganlık döneminde yüklendikleri riskleri ödüllendirircesine, kadınlara daha cömert davranmıştır. Ortalama menopoz yaşı 50-52 kabul edilirse, kadınların bundan sonra da yaşayacak 25-30 yılları daha vardır. İşte bu dönemin sağlık içinde ve konforlu yaşanması için hormon yerine koyma tedavisi HRT günümüzde çok sıklıkla kullandığımız bir yöntemdir.
Hazırlayan
rof. Dr. Hakan Şatıroğlu
Bu bölümde menopoz ve yaşlılıkta kadında meydana gelen değişimler ve yakınmalara biraz daha yakından bakalım ve bir sonraki bölümün sonunda daha detaylı bahsedeceğimiz hormon yerine koyma tedavisi yanında, bu yakınmaları azaltıcı önlemleri gözden geçirelim.
Adet düzensizlikleri : Yumurta ve hormon üretimindeki aksamalardan kaynaklanır. Üreme yeteneği azalır, ama sürer. Hem istenmeyen gebeliklerden korunmak, hem de adetlerin düzenini sağlamak için doktor önerisi ve kontrolü ile gebeliği önleyici haplar kullanılabilir. Ancak adetleri düzensiz olan her hanımın doktora başvurması gereklidir.
Böyle durumlarda,
- Sakin olmaya çalışılmalı,
- Derin nefes alma ve gevşeme egzersizi yapılmalı,
- Sıcak hava, alkol, kahve, çaydan kaçınılmalı,
- Giysiler hafif ve kolay değiştirilebilir olmalıdır.
- Ayrıca soğuk kopmreslerle soğutma da yapılabilir.
- B vitamini (ilaç, tahıllar),
- C vitamini,
- E vitamini,
- Bitkisel çaylar,
- Sarımsak hapları yararlı olabilmektedir.
- Baş ağrısı, sırt ve kas ağrıları, hastalık hastalığı, çarpıntı, gaz sancıları:Östrojen azalmasına bağlı olarak kaslarda biriken laktik asid kolay yıkılamaz.
- Kilo artışı: Vücut ihtiyaçları değiştiğinden beslenme de değişmelidir. Eski alışkanlıkla aynı beslenme düzeni sürerse kilo artışı hemen ortaya çıkar. Yağlı, tuzlu ve karbonhidratlı yiyeceklerden kaçınılmalıdır.
- Her yemekte protein ve yeşil sebze ve meyve bulunmalı,
- Kahve, çikolata ve benzerlerinden kaçınılmalı,
- Atıştırma yasağı olmalı,
- Egzersiz yapılmalıdır.
- Vücut şeklinin değişmesi: Kalça ve memelerdeki yağ dokusu azalırken, omuzlar, bel ve sırtın üst kısımlarında yağlanma artar, kalınlaşma olur.
- B6 vitamini,
- Egzersiz vücut şeklini korumada etkili olacaktır.
- Vajinitis :Östrojen azalması ile vajenin sahip olduğu bakteri içeriği değişir, enfeksiyonlara karşı direnç azalır. Bu akıntıların artması demektir.
- Topikal hormon kremleri,
- Sık çamaşır değiştirme,
- Pamuklu, nem emici çamaşırların kullanılması, vajenin mikroorganizmalara direncini artıracaktır.
- Vajinal kuruluk ve ağrılı cinsel ilişki: Östrojen azalması, vajen salgısında ve vajeni döşeyen epitel katlarında azalmaya yol açar, bu ise cinsel ilişkide olması gereken kayganlığın ortaya çıkışını engeller ve ilişki ciddi ağrılara, hatta kanamalara neden olur.
- Topikal hormon kremleri,
- Düzenli cinsel ilişki şikayetleri azaltır.
- İdrar kaçırma, sık idrara çıkma : östrojen eksikliğinden, idrar yolunun alt kısımları da etkilenir ve kısalır. Bu durumda sık sık idrara gitme ihtiyacı olur ve hatta geceleri idrar yapma ihtiyacı ortaya çıkar. Çok ve zor doğumlarla zaten deforme olmuş ve aşağıya doğru yer değiştirmiş idrar kesesinin de hormon eksikliği ile biraz daha sarkması, öksürmek ve aksırmakla, ıkınma ile istemsiz olarak idrar kaçmasına neden olur.
- Topikal hormon,
- Mesane jimnastiği,
- Değişik operasyon teknikleri ile bu durumu önlemek veya düzeltmek mümkündür.
- Dış genital bölgede kaşıntı: Östrojen eksikliği vulva derisinde de incelme ve elastikiyet kaybına yol açar. Bu kolay enfeksiyon gelişmesine ya da irritasyonuna neden olur. Bazı incelemelerden sonra topikal hormon veya steroidli kremler kullanılabilir.
- Rahim sarkması: İdrar kesesi gibi rahminde aşağıya doğru yer değiştirmesi hormon eksikliği ile artar. Eğer vajen içinde kalıyorsa ve cinsel ilişkiyi etkilemiyor, idrar problemine yol açmıyorsa temizliğe uygun davranış yeterlidir. Ancak vajen dışına çıkacak ölçüde sarkma varsa ve üstelik sürtünmeye bağlı olarak yara açılmışsa, operasyon gereklidir. Çok ileri yaşlarda ise operasyon yerine, pesser denilen cihazlarla rahim yerine itilir ve orada tutulur.
- Ciltte kırışma, incelme: Hem hormon azalması, hem de yaşla, ciltte yer alan kollajen ve elastik lif sayılarında azalma olur. Giderek cilt kalınlığı azalır. Bu arada ciltaltı yağ dokusu ve ter bezlerinde de azalma ile kuruluk gelişir. Bütün bunlar cildin kırışmasına ve sarkmasına yol açar. Şişman hanımların yağ dokularının fazlalığı ve burada üretilen östrojen cildin gergin ve nemli olmasını sağlar. Sigara cildin kan dolaşımını bozarak hasarı artırır. Önlem için ;
- Sigara azaltılmalı,
- Güneşten korunulmalı,
- Günde en az 8 bardak su içilmeli,
- Yağlı kremlerle cilt masajı yapılmalı,
- C vitamini alınmalıdır.
- Saçlarda incelme, yüz kıllarında kalınlaşma: Östrojen yapımı azaldıkça erkeklik hormonu olan androjenler baskınlaşır ve kıllarda değişiklikler olur.
- Osteoporoz ( kemik erimesi ): Kemiğin ana yapısı içinde yer alan ve dayanıklılık ve sertliğini veren kalsiyum mineralinin kaybı ve yerine konamaması halidir. Nedenini yine hormon eksikliğidir. Yaşa bağlı olarak hem erkekte hem de kadında 55 yaşından itibaren beklenilen azalma kadınlarda menopoz ile önceden başlar. Kemik kırıkları ve bunlara bağlı sakatlık ve ölümlerin çok önemli bir nedenidir.
Menopoz sonrası ilk 3-4 yılda hızlı bir kayıp vardır. O güne kadar ki yaşam biçimi ve içinde yer alan hazırlayıcı faktörler, riskler kemik mineral kaybının gelişiminde ve hızlı olmasında rol oynar;
-
- Buluğ çağının geç başlaması
- Erken menopoz, adetlerin başka nedenlerle de olsa erken kesilmesi
- Hiç doğurmamış olmak
- Kötü beslenme (kalsiyumdan fakir, kafein, protein ve tuzdan zengin diyet)
- Ailevi yatkınlık
- Alkol, sigara kullanımı
- Fizik aktivitede azlık
- Steroid, epilepsi ilaçları, tiroid ilaçları
- Siroz
- Adet düzensizlikleri
- Fizik aktivite artırılmalı,
- Alkol ve sigaradan kaçınılmalı,
- Uygun aralıklarla (2 yıl) kemik mineral yoğunluk ölçümü yaptırılmalı,
- Büyüme çağından itibaren yeterli kalsiyum alınmalı (2 su bardağı süt, kuru baklagiller, pekmez),
- Menopoz döneminde günde 4 bardak süt ya da 1500 mg. kalsiyum alınmalı,
- Beslenme düzeninde en az hayvansal besinler kadar bitkisel besin bulunmalı,
- Tuzdan kaçınılmalı,
- Aşırı zayıflık, aşırı şişmanlık olmamalı ve engellenmeli,
- Hekim tavsiyesi ve düzenlemesiyle D vitamini alınmalı ve her gün 15 dakika güneşlenilmelidir.
Omurgalarda çökme sonucu boy kısalması, kamburlaşma, sırt ağrıları, kırıklar en sık görülen belirtilerdir. Bunları önlemek için ;
Eklem ağrıları : daha önce var olan osteoartrit ağrıları, menopozla birlikte artar. Östrojenle 2-3 hafta içinde hızla azalır. Uygun eklem egzersizleri yapılmalı.
- Kalb ve damar hastalıklarında artış : Menopozla birlikte azalan östrojen hormonu, kan yağlarında değişime yol açar. Yüksek dansiteli lipoproteinler (HDL-iyi kolesterol), azalırken düşük dansiteli lipoproteinler (LDL- kötü kolesterol) artar. Bu değişim damar sertliklerine (ateroskleroz) yol açar. Bunun sonucunda koroner kalb hastalıkları, yüksek tansiyon ve miyokard enfarktüsü görülme sıklığı artar. Menopoz öncesi 3 erkeğe karşılık 1 kadında bu tür hastalıklara rastlanırken, menopoz sonrası bu eşitlenir. Risk faktörleri şunlardır;
-
- Sigara
- Ailevi yatkınlık
- Önceden kolesterol yüksekliği
- Şeker hastalığı
- Erken menopoz
- Fizik aktivite azlığı
- Yüksek tansiyon
- Sigara azaltılmalı,
- Stresten kaçınılmalı,
- Şeker hastalığı iyi tedavi edilmeli,
- Uygun egzersizler düzenli olarak yapılmalı,
- Uygun beslenme uygulanmalıdır.
Önlemler ;
- Miyomlar; Menopozla birlikte küçülürler. Eğer başkaca bir yakınma yoksa tedaviye gerek yoktur.
- Postmenapozal kanama: Son adet kanamasından 1 yıl sonra ortaya çıkan adet kanaması ya da lekelenmelere denir. Bu kanamaların 1/3’ü atrofik endometriuma, 1/3’ü endometrium kanserine, 1/5’i poliplere, 1/5’i de hormonlara bağlıdır. Jinekolojik muayene, servikal yayma (smear), endometrial parça alma (biyopsi), ultrason ve gerekirse daha ileri tetkiklerle tanı konmalı ve gereği yapılmalıdır.
Menopoz; Cinselliğin Sonu mu, Yoksa Yepyeni Bir Başlangıç mı ?
Hazırlayan
oç. Dr. Hakan Şatıroğlu
Cinsellik, kişinin genital davranışı veya cinsel arzusu şeklinde tarif edilmez. Daha ziyade cinsellik, bireylerin cinsel bilgilerini, inanışlarını, tutumlarını ve değer yargılarını içerir.
Günümüzde insanlar daha uzun ve sağlıklı yaşamaktadırlar. Bu durum sadece yaşlı nüfusun artmasıyla sonuçlanmamış, ayrıca yaşlanmanın doğal sonuçlarına ve toplam yaşam kalitesine olan ilginin de artmasına neden olmuştur. Şüphesiz ki, seks ve cinsellik, ilerleyen yıllarla birlikte tecrübelerin arttığı, haz veren bir durum olmalıdır. Menopozdan önceki cinsel hayatın ve evliliğin durumu, menopozdan sonraki cinsel aktivite ve cinsel tatmin ile doğrudan ilişkilidir.
yumurtalıktan salgılanan kadın hormonların azalmasına bağlı gelişen seksüel fonksiyon bozukluklarının direkt ve indirekt etkileri vardır;
Direkt etkiler, cinsel organlardaki yaşlanma ve gerilemenin sonucudur. Bunlar ;
Genital bölge kan akımının ve kıllanmasının azalması,
Büyük dudaklarda küçülme ve zayıflama,
Küçük dudakların ve klitorisin büzülmesi,
Vajen dokusundaki yapısal ve kimyasal değişime bağlı olarak ortaya çıkan pH yükselmesi (pH 3,5-4,5’dan 5’in üzerine çıkar),
Vajen epitel ve kas tabakasının incelmesi,
Vajinal elastisitenin kaybı,
Vajinal ıslaklığın azalması hatta kuruluk,
Ağrılı cinsel ilişki,
Libido (cinsel istek) kaybı olarak sıralanabilir.
İndirekt etkiler, yaşlanmayla değişen vücut görünümünün sonucudur ve kişiye cinsel çekiciliğinin kaybolduğu hissini vermektedir. Bu değişikliklerden bazıları, kilo alımı veya şişmanlık ve genel olarak tüm dokularda görülen, gerginlik ve elastikiyet kaybıdır. Bunların neticesinde ciltte kırışıklıklar ve kuruluk meydana gelmektedir.
Yaşı ilerleyen kadında cinsellik sadece fiziksel değişimlerden etkilenmemektedir; aynı zamanda psikolojik, duygusal ve sosyokültürel faktörlerden de etkilenir ve bunların birbirleriyle olan etkileşimlerinin sonucu olarak kadının kendisini nasıl algıladığıyla da ilişkilidir.
Premenopozda düzensiz kanamalar ve diğer belirtiler başladığında sorunlar başlar. En önemli sorun da artık yaşlanıldığı duygusu ile cinsel intihardır.
Diğer önemli bir sorun da, adet düzensizliği olması nedeniyle kazara gebe kalma korkusudur. Bu dönemde kullanılacak gebelikten korunma yöntemi doğum kontrol hapları olmalıdır, hem adetleri düzenler, hem de gebelikten korur. Elbette rahim içi araç ve diğer yöntemlerde kişilerin kendi tercihlerine bağlı olarak ve doktor kontrolü ve tavsiyesi ile kullanılabilir.
Menopoz sonrasındaki kadın, seksüel uyarılma için gerekli zamanın uzadığını fark eder. Orgazmik kasılmalarda ve orgazm yoğunluğunda azalma, ağrılı rahim kasılmaları, cinsel ilişki düzensizliği ve sayısında azalma gibi değişiklikler ortaya çıkabilir.
Vajinal ıslaklığın azalması nedeniyle vajen duvarlarının yeterince nemlenebilmesi için cinsel ilişki öncesi geçen sürenin uzatılması gerekir. Vajen şekli değişir, boyut ve elastisitesi azalır ve bu nedenle idrar yolları üzerindeki basınç artar. Bu istemsiz olarak idrarı kaçırmaya yol açabilir. Üretra ve vajendeki asiditenin kaybı, bakterilere karşı olan direncin azalmasına ve dolayısıyla üriner ve vajinal enfeksiyonlara yatkınlığın artmasına yol açar.
Klitoris çevresindeki yağ dokusunun azalması, onu direkt uyarılma ile haz almaktan çok, ağrı ve acı duyar bir hale getirir.
İnsanlar yaşlandıkça, fiziksel yetersizlikler ve kronik hastalıklarla da daha fazla karşılaşmaktadırlar. Örneğin artritin sebep olduğu ağrı veya hareket kısıtlılığı, kişinin sekse olan isteğini azaltabilir veya cinsel ilişkiyi rahatsız bir hale getirebilir.
Sertleşme ve meni çıkarmada gecikme gibi problemlerin ortaya çıkması, erkekleri sinirli yapar. O kadar ki kendilerini başarısız hissederek cinsel ilişkiden kaçınır, ilişki giderek seyrekleşir. Sonuç cinsel ilişki için uygun ve istekli yeterli bir eş bulunamamasıdır. İşte bu, hanımların cinsellik açısından menopozdaki en önemli sorunlarından biridir. Erkek ortalama ömrünün kadınlarınkinden kısa olması nedeniyle çoğu kere kadınların eşlerini kaybetmeleri, sorunu iyice büyütür.
Sonuç olarak, sağlıklı ve istekli bir partnerin yokluğu, ortaya çıkan tıbbi sorunlar, yapılmamış veya yetersiz hormon yerine koyma tedavisi ve depresyon, menopoz sonrasındaki kadınların cinsel yaşamlarında bozulmaya ve cinsel istek ve ilişkide azalmaya sebep olan esas faktörlerdir.
Menopoz sonrası hormon yerine koyma tedavisi uygulanıyorsa, daha önce bahsettiğimiz önlemler alınıyorsa, erkek de sağlığına dikkat ediyor ve andropozun gerektirdiği önlemleri uygun bir şekilde alıyor ise, pek çok çift bu dönemi ikinci balayı olarak nitelemekte ve cinselliklerini sağlıklı bir şekilde sürdürmektedirler.
Neden Geriatri ?
[#2: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code]
Hazırlayan: Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal
Hacettepe Üniversitesi Geriatrik Bilimler Araştırma ve Uygulama Merkezi (GEBAM) Müdürü
Geriatri (Turkish Journal of Geriatrics) Editörü
“Yaşlılık da sevgi gibidir, saklanamaz”
Thomas Dekker
Yaşlanma ayrıcalıksız her canlıda görülen, tüm işlevlerde azalmaya neden olan, süregen ve evrensel bir süreç olarak tanımlanabilir. Organizmanın molekül, hücre, doku, organ ve sistemler düzeyinde, zamanın ilerlemesi ile ortaya çıkan, geriye dönüşü olmayan yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin tümüdür.
Yaşlılardaki patolojik değişiklikleri anlayabilmek için yaşlanmanın normal seyrini öğrenmek gerekmektedir. Gerçek biyolojik yaşlanma değişik bireylerde farklı hızlarda olmaktadır; çünkü genetik özellikler, yaşam tarzı, hastalıklar ve kişilerin fizyolojik başa çıkma yolları çok değişiklikler göstermektedir. Normal yaşlanma sürecinde, zamana bağlı olarak ortaya çıkan değişiklikler, normal koşullar altında fonksiyon kaybına neden olmazlar, ancak organ sistemlerinin rezervlerinde ve homeostatik kontrolde bir azalma söz konusudur. Bu nedenle vücudun çeşitli stres ve değişen koşullara adaptasyonu azalmıştır.
Yaşlılar daha sık hastalanmakta, daha fazla kronik hastalık veya sorun ile yaşamak zorunda kalmakta, çoğu kez birkaç sağlık problemini bir arada göğüslemeye çalışmakta, bütün bunların sonucunda da sağlık merkezlerine daha fazla başvurmakta ve daha uzun süre hastanede yatırılmaktadırlar. Yaşlılarda sadece hastalıkların klinik boyutu ve tedavi yaklaşımları değil, tanısal mantık da değişiklikler göstermektedir. Konunun sosyal, kültürel, yasal, ekonomik ve etik boyutları göz önüne alınacak olursa ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığı da ortaya çıkacaktır.
Pek çok GERİATRİST tarafından bu bilim zekanın, sorun çözmenin, yaratıcılığın ve hasta ile aileler arasındaki duygusal birlikteliğin bir karışımı olarak tanımlanmaktadır. Yaşlanmaya bağlı yeti kaybının ve hastalıkların tedavi ve rehabilitasyon giderlerinin artması, yaşlılarda görülme sıklığı artan hastalıklara bağlı sorunların yoğunlaşması, yaşlanmanın altında yatan yapısal ve işlevsel mekanizmaların gün geçtikçe daha fazla aydınlanması, GERIATRİ bilimine sadece gereksinimin değil, ilginin de artmasına neden olmaktadır. Bütün bunlara karşın tüm dünyada önerilen sağlık reformu taslakları açısından yaşlılar gerekli özeni görmemektedirler. Her tıbbi sorun ve uygulamanın yaşlı ile ilgili önemli ayrıcalıklarının olduğunu ve bunları bilinçli olarak öğretmek ve uygulamak zorunluluğu doğduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıca, yaşlıların sağlığının korunmasının ve yaşam kalitesinin arttırılmasının da ana tıbbi sorunlar kadar önemli olduğu göz ardı edilmemelidir. Tıbbın hiçbir dalında bu kadar çeşitli konunun ve bilim dalının iç içe girdiği görülmez ve yaşlı hastalar bağımsız bir yaşam için doktorların yeteneğine en bağımlı kişilerdir.
Son yüzyıl içerisinde kaydedilen en önemli gelişmelerden birisi beklenen yaşam süresinde artış olmasıdır. Gelişmiş ülkelerde bu süre ortalama 47 yıldan 75 yılın üzerine çıkmıştır. Doğum hızındaki azalma, kronik hastalıkların tedavisinde kaydedilen gelişmeler ile birlikte bu artış toplumun demografık özelliklerinde önemli değişikliklere neden olmuştur. 2050 yılında Avrupa nüfusunun yaş ortalamasının 60 yıla ulaşması beklenmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde de benzer bir süreç yaşanmaktadır.
1987 yılında toplanan “WHO Expert Committee on Health of Elderly”, 2000 yılında dünyadaki 600 milyon yaşlı insanın (60 yaş ve üzerindeki bireylerin) yaklaşık 2/3′ sinin gelişmekte olan ülkelerde yaşayacağını bildirmiştir. 1960 yılında bu oran % 50 olarak saptanmıştır. Yaşlı populasyondaki bu artışın özellikle Asya’ da belirgin olması beklenmektedir. “Gelişmekte olan” kategorisine giren çoğu ülkede 60 yaş ve üzeri populasyon, genel nüfusa göre daha hızlı artmaktadır. 1980-2020 yılları arasında bu ülkelerde toplam nüfusun % 95 oranında artması beklenirken, yaşlı populasyonda bu artış oranı % 240 olarak hesaplanmıştır.
Yaşlanan populasyonun gereksinimleri de değişmektedir. Çalışmalar yaşlı populasyonun genç populasyona göre sağlık hizmetlerini daha fazla kullandığını göstermektedir. Yaşlı bireyler daha uzun süre hastanede kalma eğilimindedir. Kronik hastalıklar ve özürlülükteki dramatik artışlar nedeni ile uzun dönem bakım hizmetlerine (huzurevleri, bakımevleri vb.) duyulan gereksinim artmıştır. Yaşlı bireylerin önceki yetilerini geri kazanmaları için uzun bir süreye ihtiyaç vardır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bakım evlerindeki yatak sayısının hastaneleri geçtiği bildirilmektedir. Araştırmalara göre bakımevinde kalan her bireye karşılık toplum içinde 2-3 birey profesyonel olan ya da olmayan bireyler tarafından bakılmaktadır.
Kronik hastalıklar hızla artmaktadır. Üç temel hastalığın (kardiyovasküler sistem hastalıkları, kanser ve inme) tedavisindeki gelişmeler ile bu hastalıklar tam olarak iyileşme ile sonuçlanmasalar da yaşam süresi uzamıştır. Yine bazı hastalıklar (kronik pulmoner hastalıklar, Alzheimer, Parkinson, duyu ve görme bozuklukları) bireyin yetisinde belirgin azalmalara neden olmaktadırlar ve bunlar yaşlılarda görülen hastalıklardır. Yaşam süresinin uzaması ile daha sık görülür olacaklardır. Ayrıca mortalite istatistiklerinde yer almayan fakat önlenemeyen Alzheimer, Parkinson, Osteoporoz ve Osteoartroz gibi hastalıklar ölüme neden olmasalar da ciddi özürlülüğe neden olmaktadırlar. Tüm hastalıklarda amaç fonksiyonların iyileştirilmesi veya aynı düzeyde kalmasının sağlanmasıdır. Tedavinin amaçları arasında yaşam kalitesinin yüksek tutulması da bulunmaktadır.
Bu aşamada yaşlanma olayındaki mekanizmaları anımsamak yararlı olabilir. Yaşlanmaya özgü değişikliklerle ilgili moleküler düzeyden organ sistemlerinin fonksiyonlarına kadar birçok teori üretilmiştir,
1-Somatik mutasyon teorisi: Somatik hücrelerde yaşam boyu biriken mutasyonlar birçok hastalığa neden olur. Örneğin onkojenik mutasyonların somatik hücrelerde yaşam boyu birikmesi kanser görülme yaş ilerledikçe arttırır. Somatik mutasyon teorisi mitokondrial DNA mutasyonlarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir.
2-Serbest radikal teorisi: Bu teoriye göre endojen olarak üretilen yüksek reaktivitedeki serbest radikaller somatik mutasyonlara ve protein hasarına yol açar. Serbest radikallerden olan oksidatif değişiklikler yaşlılığın dejeneratif hastalıklarında aı~tan bir öneme sahiptir.
3- Hücre yaşlanması teorisi: Hücre proliferasyonunu kontrol eden genler klonal yaşlanmanın sebeplerindendir. Hücre yaşlanması kromozom uçlarında telomer bölgesindeki DNA kayıplarını da kapsar. Programlı hücre ölümü yani apoptozis de yaşlanma ile ilgilidir. Hücre ölümü ayrıca iskemi yada toksinler gibi nedenlerle de olabilir; buna “nekrotik hücre ölümü” denir.
4-Bağışıklık teorisi: Yaşlılarda görülen primer immün yanıt zayıflaması onları infeksiyonlara duyarlı kılar. Ayrıca yaşlılarda düşük grade otoimmüıı ve inflamatuar prosesin artışı söz konusudur.
5-Endokrin teorisi: Menopoz olayı over foliküllerinin ve oositlerin kısıtlı depolarının bitmesi ile meydana gelir. Geniş kapsamlı fızyolojik değişiklikleri içerir.
6-Nöroendokrin teorisi: Pitüiter bezdeki değişikliklerin yaşlanmada rol oynadığı görüşü vardır. Ayrıca otonomik sinir sisteminde ve metabolizmadaki birçok değişiklikler beyin merkezlerindeki yavaşlama ile açıklanmaktadır. 7-Kullanılmaya bağlı eskime teorisi: Bu teori yaşlanmanın mekanik ve biyokimyasal özelliklerini kapsar. Eklem ve dişlerin yaşlanma ile birlikte erozyona uğraması gibi. Moleküler düzeyde serbest radikallerin bazı yerine konamaz moleküllerde hasar oluşturmaları gibi.
Yaşlı hastanın değerlendirilmesi aşamasında bazı temel özellikler klinisyenlerce göz önüne alınmalıdır. İleri yaştaki bir hasta hem akut hem de kronik şekildeki pekçok karmaşık psikososyal ve fiziksel patoloji nedeni ile hastanelere başvurabilir. Yaşlının özgül organ, sistem veya hastalık bazında değil, fonksiyonellik bazında ve multidisipliner bir anlayış ile değerlendirilmesi önerilmektedir. Geriatrik değerlendirme yaşlılardaki multipl problemleri kapsayan tanımlayıcı, açıklayıcı ve çözüm üretici bir tarz içinde yapılmalıdır.
Belli bir organ sistemine veya hastalığa ait olmayan bazı semptomlara yaşlı hastalarda sık rastlanmaktadır. Hasta değerlendirilirken mutlaka göz önüne alınması gereken semptomlar şunlardır:
1-Baş ağrısı: Yaşlılarda ani başlayan baş ağrılarının nedeni sıklıkla kafa içi kitle veya temporal arterit olabilir. Servikal spondiloza bağlı oksipital baş ağrıları olabileceği de unutulmamalıdır.
2-Halsizlik: Bu semptomun akut olarak gelişmesi klinisyene miyokard enfarktüsünü, serebral tronbozisi veya bir infeksiyon hastalığını, kronik olarak gelişmesi ise aterosklerotik kalp hastalığını, anemiyi, kronik pulmoner hastalıkları, kronik infeksiyonları, tiroid fonksiyon bozukluklarını, tiazid grubu diüretik kullanımına bağlı hipopotasemiyi, hipnotik kullanımını hatırlatmalıdır.
3-İştahsızlık: Depresyon, kronik karaciğer ve böbrek hastalıkları, gastrointestinal sistem hastalıkları yanında tat ve koku duyusundaki kayıplara bağlı yeme isteğinde azalma da olabilir.
4-Vertigo: Sıklıkla vertebral arter yetmezliği, iç kulak patolojisi, serebellum, beyin sapı lezyonu veya postural hipotansiyona bağlı olarak gelişebilir.
5-Konstipasyon: Lifli besinlere diyette az yer verilmesi, abdominal adelelerde kuvvet kaybı ve pelvik tabanda gevşeme nedeniyle ortaya çıkmaktadır.
Herhangi bir hastalık veya semptom nedeni ile hastaneye başvuran yaşlı kişide tedavi edilmesi gereken pek çok sorun olabilir. Dolayısı ile tüm semptomlar tek hastalık ile açıklanmaya çalışılmamalı, herhangi birinin farklı hastalık belirtisi olabileceği göz önüne alınmalıdır.
Klinisyenlerce göz ardı edilmemesi gereken temel konulardan biri de etik kavramıdır.
Etik boyut; klinik koşullarda o anda ne yapılması gerektiği ve tıbbi tercihle ilgili olarak hastaya yardım edilmesi konusunda pratikteki kararlardır. Tıbbın insan bedenine müdahalesinin amacı yaşamın sürdürülmesine hizmet edilmesidir. Herhangi bir karar aşamasında da bunun hasta ile birlikte ortak olarak alınmış bir karar olması gerekir ki; o zaman da gündeme “aydınlatılmış onam” konusu gelir. Amaç bilgilendirdikten sonra hastadan gerekli girişim için onay alınmasıdır, çünkü kişinin bedensel bütünlüğü yasa ve etik değerler veya kurallarca korunmuştur. Yaşlı hastanın kendisine anlatılan bilgiyi anlaması ve karar vermesi aşamasında hekime büyük sorumluluk düşmektedir.
Bir diğer önemli konu da ilaç kullanımıdır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşlılardaki ilaç tüketimi azımsanmayacak boyutlardadır. Oysa uygulanacak olan ilaç tedavisini titizlikle planlamak ve hastayı izlemek gerekmektedir. Çünkü ilaçların vücuttaki etkisini belirleyen farmakokinetik ve farmakodinamik olaylarda yaşlanmaya bağlı olarak bazı değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Yaşlanma ile doku cevabı değişmekte, tedaviye uyunç azalmakta, birçok hastalık bir arada bulunabilmektedir. Ayrıca yaşlılığın derecesi kronolojik yaştan bağımsız olabilmekte, genetik varyasyonlara rastlanabilmekte ve çevresel etkenlere de değişik oranlarda maruz kalınabilmektedir. Yaşlılarda en sık yan etki oluşturan ilaç grubu santral sinir sistemi depresyonu yapan ilaçlardır, bunları antibiyotikler, analjezikler, antikoagülanlar, antihipertansifler,bronkodilatatörler, diüretikler ve oral hipoglisemik ajanlar izlemektedir. İlaç yan etkisi olabileceğini düşündürmesi gereken bulguları ise yaşlılar göz önüne alındığında şöyle sıralayabiliriz; Depresyon, konfüzyon, huzursuzluk, düşme, hafıza kaybı, ekstrapiramidal sistem bulguları (Parkinsonizm, tardiv diskinezi), konstipasyon ve inkontinans.
Yaşlılarda akılcı ilaç kullanımının temel ilkeleri dokuz ana başlık altında ele alınmaktadır:
1-İlaç tedavisinin gerekli olup olmadığı irdelenmelidir.
2-Halen kullanılan ilaç ve sigara-alkol gibi maddeler bilinmelidir.
3-Reçeteye yazılan ilaçların farmakolojik özelliklerinin bilinmesi gerekir.
4-Yaşlılarda tedaviye düşük doz ile başlanmalıdır.
5-Doz veya ilaç kombinasyonları, ya da ilacı kesme kriterleri dikkatle belirlenmelidir.
6-Tedavi mümkün olduğunca basitleştirilmelidir, böylece yaşlı hastanın uyuncu artacaktır.
7-Tedavi düzenli olarak gözden geçirilmelidir.
8-Hastanın gereksinimi olmayan ilaçlar tedaviden çıkarılmalıdır. 9-Her ilacın yeni sorunlar yaratabileceği akılda tutulmalıdır.
Geçtiğimiz 1999 yılı dünya sağlık Örgütü tarafından “Uluslararası Yaşlılar Yılı” olarak belirlendi. Yaslıların ailelerine ve topluma katkıda bulunmayan insanlar olarak algılanmalarının yanlış olduğu vurgulanarak aktif ve üretken bir yaşlılık sürecinin önemi üzerinde duruldu. Ailesel, sosyal ve çevresel faktörleri kapsayan doğru bir yaşam tarzı yanında sosyal eşitsizlik ve yoksulluğun azaltılmasına yönelik politikalar da yaşlılık sürecinin en iyi şekilde yaşanabilmesine destek olacaktır.
Pek çok platformda gündeme getirdiğimiz 1982 “World Assembly on Ageing” raporundaki önemli noktaları tekrar anımsatmakta yarar görüyorum; yaşlılar fiziksel ve mental olarak kötüye kullanılmamalı, toplumun sosyal, eğitsel ve kültürel kaynaklarını kullanabilmeli, yaşlı birey potansiyelini geliştirme şansına sahip olabilmeli, nerde yaşarsa yaşasın temel özgürlük ve insan haklarına sahip olmalı, hastalıklardan korunmak için sağlık hizmetlerinden rahatlıkla yararlanabilmeli, olabildiğince uzun süre kendi ortamında yaşayabilmeli, yeterli gelire sahip olmalı, güvenli bir çevrede yaşayabilmeli, kapasite ve ilgi alanına göre hizmet verebilmeli, iş gücüne katılabilmeli, bilgi ve deneyimlerini genç kuşaklara aktarabilmek için kendi ile ilgili politikaların saptanmasında aktif rol alabilmelidir.
Üretken yaşlılığın yolu sağlıklı yaşlanmadan geçer, oysa Dünya sağlık Örgütü’nün 1998 Sağlık Raporundaki verilere göre Türkiye’de her yüz kişiden 38′i 50 yaşına varmadan ölmektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik, sağlık güvencesine kavuşabilme, mevcut sağlık hizmetlerinin nitelik ve niceliğinin arttırılması, yataklı ve temel koruyucu sağlık hizmetlerinin tatmin edici bir düzeye ulaşması doğal olarak hem yaşam süresini uzatacak, hem de yaşam kalitesini arttıracaktır. Dolayısı ile hekimlerin yaşlanan nüfusun gereksinimlerini en iyi şekilde karşılamak üzere eğitim almaları ve deneyim kazanmaları gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; her yaşlı birey toplum içinde aktif olma ve aktif yaşlanma şansına ve hakkına sahip olmalıdır. Bu anlamda hekimler de önemli bir misyon yüklenmektedirler.
Toynbee’nin ifade ettiği gibi “toplumun kalite ve dayanıklılığı yaşlı vatandaşlarına gösterilen özen ve saygı ile ölçülür”
Hipertansiyon
[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code]
Hazırlayan: Prof. Dr. Tekin Akpolat
19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı
Hipertansiyon (Yüksek tansiyon) nedir? Hipertansiyonun önemi Hipertansiyonun belirtileri Hipertansiyonun tanımı Hipertansiyonun vücuda yaptığı zararlar Hipertansiyonun nedenleri Hipertansiyon gelişiminde tuzun ve böbreklerin önemi Kardiyovasküler risk faktörleri Hipertansiyon tedavisi İlaçsız tedavi İlaçla tedavi Tedavide hedefler Beyaz Önlük Hipertansiyonu Hastalara öneriler |
Hipertansiyon (Yüksek tansiyon) nedir? Su borusundaki basınca benzer şekilde kan dolaşımı için gerekli olan basıncı da oluşturan iki faktör vardır: |
Kan dolaşımı için gereken basıncın normalden fazla olmasına YÜKSEK TANSİYON denir. Yüksek tansiyon için kullanılan tıbbi terim ise HİPERTANSİYON’dur. Evimizde kullandığımız suyun musluktan akması için gereken basıncın yüksek olmasının su borularında patlama ve aşınmalara yol açması gibi yüksek tansiyon da insanlarda çeşitli sorunlara yol açar.
Kan basıncı ölçülürken iki kan basıncı değerine bakılır: Büyük tansiyon (sistolik kan basıncı) ve Küçük tansiyon (diyastolik kan basıncı). Kalbin kasılması sırasında ölçülen kan basıncı büyük tansiyon, kalbin gevşemesi esnasında ölçülen kan basıncı ise küçük tansiyondur. Büyük tansiyon veya küçük tansiyonun normalden fazla olması HİPERTANSİYON’dur. Genellikle büyük ve küçük tansiyon birlikte yüksektir. Hipertansiyon tanısı için büyük ve küçük tansiyondan birisinin normalden yüksek olması yeterlidir.
Hipertansiyonun önemi
Hipertansiyon çok sık karşılaşılan bir hastalıktır. Erişkinlerin (18 yaşından büyüklerin) en yaygın uzun süreli hastalığıdır. Hipertansiyonun yaygın olmasının yanısıra kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açması önemini artırmaktadır. Bu özellikleri nedeni ile hipertansiyon aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir sorundur. Hastaların azımsanmayacak bir kısmının kan basıncı yüksekliğinin farkında olmaması bu hastalığın önemini daha da artırmaktadır.
Hipertansiyon böbrek, kalp, damar hastalıklarına, felçlere ve görme kaybına yol açabilir. Tedavi edilmezse hipertansiyon yaşam süresini 10-20 yıl kısaltabilir. Tuz tüketiminin fazla olduğu toplumlarda kan basıncı yüksekliği daha sıktır.
Dünya nüfusunun yaklaşık 750 milyonu hipertansif olup A.B.D’ de bu sayı 50 milyon kadardır. Ülkemizde 60 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık yarısı hipertansiyon hastasıdır. Toplan hipertansif hasta sayısı ise ülkemizde 6-7 milyon civarındadır.
Türkiye’de 6-7 milyon hipertansiyonu olan hasta vardır.
Hipertansiyonun belirtileri
Hastaların önemli bir kısmında hipertansiyon sinsi bir seyir izler yani hiçbir belirti yoktur. Bu hastalarda hipertansiyon tanısı sadece kan basıncı ölçümü ile mümkündür. Bu nedenle hipertansif olmasa bile tüm hastalar yılda en az 1-2 kez kan basıncını ölçtürmelidir. Hipertansiyon ‘sessiz katil’ olarak da isimlendirilebilir.
Hipertansiyonun başlıca belirtileri baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, halsizlik, yorgunluk, burun kanaması, kulaklarda çınlama, yürüme ve merdiven çıkmada zorlanma, bazen çok sık idrara çıkma, gece uykudan uyanıp idrar yapma ve bacaklarda şişliktir. Kan basıncının çok yükseldiği durumlarda çift görme, dilde peltekleşme, yüzde veya vücutta karıncalanma olabilir. Bu belirtilerin hiçbirisi hipertansiyona özgü değildir, başka hastalıklarda da izlenebilir.
Hipertansiyon vücuda zarar vermişse bu zarara ilişkin belirtiler ortaya çıkabilir. Örneğin gözü etkilemişse görme kaybı, kalp damarlarını etkilemişse göğüs ağrısı izlenebilir. Kalp yetmezliği gelişmişse hasta sırt üstü yatamaz, 2-3 yastık kullanmak zorunda kalabilir. Bu belirtilerin ortaya çıkması için genellikle uzun bir süre geçmesi ve hastanın yeterli tedavi olmaması gereklidir. Gerekli tedavi yapılmazsa, bu belirtilerin ortaya çıkması daha hızlı olabilir.
Hipertansiyonun tanımı
Hipertansiyon, kan basıncının normalden yüksek olmasıdır. Genel olarak sistolik kan basıncının (büyük tansiyon) 140 mm Hg (14 cm Hg) ve diyastolik kan basıncının (küçük tansiyon) 90 mm Hg’dan (9 cm Hg) yüksek olması hipertansiyon olarak kabul edilir.
Hipertansiyonun vücuda yaptığı zararlar
İnsan vücudunda tüm organ ve dokuları besleyen damarlar bulunur. Evimizde mutfağımızda musluğumuza suyu taşıyan su borularındaki gibi bir basınç tüm damarlarda mevcuttur. Su borularında basınç artışının tıkanma ve patlamalara yol açması gibi, hipertansiyon da damarlarda patlamalara ve tıkanmalara yol açar. Tüm organ ve dokular damarlarla beslendiği için hipertansiyon tüm vücudu etkileyebilir. Hipertansiyondan en çok etkilenen organlar kalp, beyin, böbrekler, atardamarlar ve gözlerdir. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açabilir. Hipertansiyonun vücuda yaptığı başlıca zararlar aşağıda özetlenmiştir.
1.Kalp yetmezliği, kalp büyümesi, kalbi besleyen damarlarda daralma , kalbi besleyen damarlarda tıkanmaya bağlı gangren (kalp krizi), kalp atışlarında düzensizlik.
2.Beyin damarlarında kanama, daralma, tıkanma ve yırtılma, felç, konuşma bozukluğu.
3.Böbrek yetmezliği, böbrek işlevlerinde bozulma. Kanda üre gibi zararlı maddeler birikir.
4.Gözü besleyen damarlarda daralma ve kanamalara bağlı görmede azalma ve körlük.
5.Bütün damarlarda genişleme, bu genişlemelerin yırtılması, kalınlaşma, daralma, yağ tabakası oluşması ve tıkanma.
Hipertansiyonun vücuda yaptığı bu zararlar hastaların moralini bozmamalıdır. Hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır, doğru ve yeterli tedavi ile bu zararlar önlenebilir veya minimuma indirilebilir. Hipertansiyon zamanında teşhis edilip, uygun şekilde tedavi edilirse yukarıda sayılan hastalıklar ve bunlara bağlı ölümler önlenebilir.
Hipertansiyonun nedenleri
Hipertansiyonun nedeni % 90-95 hastada bilinmemektedir (primer hipertansiyon, esansiyel hipertansiyon), yani hipertansiyon bilinen bir hastalığa bağlı değildir. Yüzde 5-10 hastada ise hipertansiyon başka bir hastalığa bağlıdır (sekonder hipertansiyon). Hipertansiyona yol açan hastalıkların önemli kısmı böbrek kaynaklıdır. Hormonal hastalıklar ise önemli diğer bir grubu oluşturmaktadır. Bu hastalıkların önemli bir kısmının tedavi edilebilir nitelikte olması, hastalıkların tedavisi ile de hipertansiyonun kalıcı tedavisinin mümkün olması her hastanın sekonder hipertansiyon açısından değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Sekonder hipertansiyon nedenleri aşağıda belirtilmiştir.
1. Böbrek hastalıkları
2. Böbrek atardamarında daralma
3. Hormonal nedenler
4. Sinirsel nedenler
5. Diğer nedenler
Hipertansiyon gelişiminde tuzun ve böbreklerin önemi
Hipertansiyon gelişiminde tuzun (sodyum klorür, NaCl) çok büyük önemi vardır. Bazı insanlarda böbreğin tuz atma kapasitesi sınırlı olabilir ve gereğinden fazla tuz alınması hipertansiyonun ortaya çıkmasına veya hipertansiyonun tedavisinde başarısızlığa yol açabilir. Gerek hayvan deneyleri gerekse insanlar üzerinde yapılan çalışmalar hipertansiyon gelişiminde tuzun rolünü ispatlamıştır. Bu çalışmalardan bazılarının sonuçları aşağıdadır.
1.Toplumların çoğunda tuz tüketimi ile ortalama kan basıncı ve hipertansiyon sıklığı arasında yakın bir ilişki vardır yani fazla tuz tüketen toplumlarda hipertansiyon sıklığı artmıştır
2.Çok az tuz tüketen toplumlarda ortalama kan basıncı daha düşüktür ve hipertansiyona daha az rastlanır
3.Genetik yatkınlığı olan hayvanlara tuz verilirse kısa sürede hipertansiyon gelişmektedir
4.Kısa süre fazla tuz verilen kan basıncı normal insanlarda kan basıncı yükselir
5.Çoğu insanda tuz kısıtlaması (günde 5-6 gram) kan basıncını düşürmektedir
6.Fazla tuz alımı hipertansiyona yol açan birçok mekanizmayı uyarır.
Çevremizde tuz adı altında çok madde vardır. Hipertansiyon için önemli olan tuz sodyum klorür, yani sofra tuzudur.
Böbreklerin hipertansiyon gelişimindeki rolü çok önemlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada % 5 olasılıkla bir böbrek hastalığı vardır. Bu nedenle tüm hipertansif hastalar böbrek hastalıkları yönünden incelenmelidir. Bu amaçla basit bir idrar incelemesi bile çoğu zaman yeterlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada böbrek hastalığının saptanması, böbrek hastalığının erken tanısına ve tedavisine de olanak sağlar. Zaten böbrek hastalığına bağlı bir hipertansiyon söz konusu ise böbrek hastalığı tedavi edilmeden hipertansiyonun kontrol altına alınması çok zordur. Bazı durumlarda hipertansiyon da böbrek hastalığına yol açabilir; hipertansiyon mu önce, böbrek hastalığı mı önce bunu ayırmak zor olabilir. Bu durum aynen tavuk mu önce yumurta mı önce ayırımı gibi karmaşık bir hal alabilir.
Kardiyovasküler risk faktörleri
Kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini artıran faktörlere kardiyovasküler risk faktörleri ismi verilir. Hipertansif hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi tedavinin temel noktalarından birisidir. Hipertansif hastalarda hipertansiyon dışındaki kardiyovasküler risk faktörlerine de sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kardiyovasküler kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır. Günümüzde hipertansiyon tanım ve sınıflandırmasında da kardiyovasküler risk faktörlerinin önemi giderek artmaktadır. Aşağıda kardiyovasküler risk faktörleri özetlenmiştir.
Hipertansiyon tedavisi
Hipertansiyon tedavisinin başarılı olması için sağlıklı bir hasta-hekim ilişkisi kurulmalıdır. Tedavinin başarıya ulaşması için hastalığın kabullenilmesi gerekir. Hipertansif hastalar hipertansiyonlarının farkında oldukları için sevinmelidirler. Tedavinin başarılı olmasında eğitimin önemi büyüktür.
Hipertansiyon tedavisinde temel amaç kalıcı hasar ve ölüm riskini azaltmak ve hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlamaktır. Öncelikle yapılması gereken mevcut olan diğer kardiyovasküler risk faktörlerini düzeltmektir. Hastada yüksek tansiyona bağlı organ yetmezliği varsa tedavi edilmelidir. Hipertansiyonun nedeni bilinen bir hastalık ise o hastalık tedavi edilmelidir. Hipertansiyonun nedeni saptanamaz ise yani hastada primer hipertansiyon varsa hastaların yaşam düzeni değiştirilmeli ve ilaç kullanılmalıdır. Yaşam düzeninin değiştirilmesi (ilaç dışı tedaviler, ilaçsız tedavi) kesinlikle ihmal edilmemelidir. Yaşam düzeninin değiştirilmesine uyulmazsa ilaç kullanılsa bile tedavi başarısız olur.
Hipertansiyon tedavisinde başarısızlık çok sık karşılaşılan bir durumdur. Tedavide başarısızlık oranının yüksek olmasının nedeni hipertansiyonun hiçbir belirtisinin olmaması (sessiz katil) ve hastalığın hastalar tarafından ciddiye alınmamasıdır. Hipertansiyon tedavisinin başarıya ulaşmasında hastanın sorumluluğu hekimden daha fazladır. Sorumluluklarını yerine getirmeyen hastanın doktor doktor dolaşmasının kendisine yararı yoktur, ancak özel laboratuvar ve doktorlara ekonomik yararı olabilir.
İlaçsız tedavi
İlaçsız tedavi yani yaşam düzeninin değiştirilmesi kan basıncı yüksekliğini kontrol etmenin yanısıra hipertansiyonunun önlenmesinde de yararlıdır. Hipertansif hastalara önerilen ilaç dışındaki tedavilerin çoğu sağlıklı yaşam için normal bireylerde de geçerlidir. Hastalar ilaçsız tedaviyi kesinlikle ihmal etmemelidir. Şişmanlık, şeker hastalığı veya yağ metabolizması bozukluğu olan hastalarda yaşam düzeninin değiştirilmesinin önemi daha da artar. Yaşam düzeninin değiştirilmesi hipertansiyonu tek başına kontrol edebileceği gibi ilaç gereken durumlarda ilaç dozunun azaltılmasına da olanak sağlar. Yaşam düzeninin değiştirilmesindeki temel noktalar aşağıda özetlenmiştir:
1.Tuz alınımının kısıtlanması
2.Hastanın ideal kiloya getirilmesi
3.Fiziksel aktivitenin artırılması
4.Sigaranın terkedilmesi
5.Aşırı alkolün önlenmesi
6.Diyetle doymuş yağ ve kolesterol alımının sınırlandırılması
7.Diğer tedaviler
İlaçla tedavi
Yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan ilaçların bazı özellikleri ortaktır. Tüm tansiyon düşürücü ilaçlar aynı derecede etkilidir. Genel olarak tansiyon ilaçları hem büyük hem küçük tansiyonu ortalama % 4-8 düşürür. Birçok hastada A ilacı B ilacından daha etkilidir, güçlüdür. Daha etkili ve güçlü olduğu için A ilacını daha sonra kullanmak istiyorum şeklindeki düşünce kesinlikle yanlıştır, böyle bir genelleme yapılamaz. Ancak hastalar bazı ilaçlara daha duyarlı olabilirler. Örneğin Ayşe Hanım’ın yüksek tansiyonu için verilen A ilacı etkisiz olunca B ilacına geçildi, B ilacı ile yüksek tansiyon kontrol altına alındı. Ancak Mehmet Bey’de ise tam tersi yaşandı yani verilen B ilacı etkisiz olunca A ilacına geçildi, A ilacı ile yüksek tansiyon kontrol altına alındı. Bir hastada hangi ilacın daha etkili olacağını önceden anlamak çoğu zaman mümkün değildir. İlaç seçiminde hastada mevcut olan diğer risk faktörleri ve hastalıklar değerlendirilmelidir.
Tedaviye genellikle tek ilaçla başlanır. İlaçların çoğunun etkisi 1-2 saatte başlar, 4-6 saate maksimum değere ulaşır ve 12-24 saatte sona erer. Bir ilacın etkinliğinin tam olarak ortaya çıkması için genellikle 2-3 hafta geçmesi gerekir (sabırsız olmayın). Genel olarak bu ilaçların antihipertansif etkinlikleri birbirine benzer ve hastaların yaklaşık % 5-10’u verilen her ilacı yan etkisi nedeni ile bırakmak zorunda kalır. Tedaviye ikinci bir ilaç eklenmesi söz konusu ise uygun kombinasyon seçilmelidir. Tedaviye tek ilaçla başlanmış ise tedavi değiştirilmeden (ciddi yan etki yok ise) önce 4-6 hafta beklenmelidir (sabırlı olmaya devam). Tedavi değişikliği doz artırımı veya ikinci ilaç eklenmesi şeklinde olabilir.
Tansiyon ilaçlarının kan basıncını düşürücü etkileri ve güçleri birbirine benzer. İlaçların etki mekanizması, yan etkisi, doz miktarı, günlük doz sayısı gibi özellikleri ise birbirinden farklıdır. İlaçlara bağlı değişik yan etkiler (öksürük, bacaklarda şişme…) ortaya çıkabilir ancak bunları hemen ilaca bağlamak doğru değildir.
İlaçlar hakkında ilaç kutusunun içinde bulunan prospektüslerden de bilgi edinilebilir ancak prospektüsler bazen anlaşılması güç olmakta ve hastanın kafasında karışıklığa yol açmaktadırlar.
İlaçların prospektüsünü mutlaka okuyunuz, ilaçlarınızın olası yan etkilerini öğreniniz, anlamadığınız bölümleri doktor veya eczacıya sorunuz.
İlaç seçimi kesinlikle bir doktor tarafından yapılmalıdır.
Tedavide hedefler
Antihipertansif tedavi ile kan basıncı düşürüldükçe kardiyovasküler risk doğru orantılı olarak azalmaktadır. Kan basıncı kesinlikle 140/90 mm Hg’nın altına düşürülmeli ve bu düzeyde tutulmalıdır. Kan basıncı 140/85 mm Hg’ya indirilebilir ancak daha fazla düşürülmesinin yararı belirsizdir. Kan basıncı 180/110 mm Hg olan bir hastanın kan basıncının 160/90 mm Hg’ya indirilmesi kalıcı hasar ve ölüm riskini azaltır ancak yeterli değildir. Pratikte yetersiz kan basıncı tedavisi çok karşılaşılan bir sorundur. Ne yazık ki yetersiz kan basıncı kontrolü gerek hekim gerek hasta tarafından çoğu kez sorun kabul edilmemektedir.
Hastanın sorumluluklarını yerine getirmesi ve sağlıklı bir hasta-hekim ilişkisi kurulmasına karşın ender olarak kan basıncı istenilen düzeylere indirilemez, ancak kan basıncında 5-10 mm Hg’lık bir düşme sağlanması bile hasta için kazançtır.
Beyaz Önlük Hipertansiyonu
Hastaların bir kısmında sadece hastane koşullarında kan basıncının yükseldiği uzun yıllardan beri bilinmektedir. Bu durum Beyaz önlük hipertansiyonu kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Beyaz Önlük Hipertansiyonu, hekim veya hekim dışı sağlık personelinin bulunduğu ortamda kan basıncının yükselmesi, buna karşın ev koşullarında yapılan kan basıncı ölçümlerinin normal olması şeklinde tanımlanabilir. Beyaz önlük etkisi nedeni ile hastane, sağlık ocağı veya muayenehanede ilk ve tek ölçümle kan basıncının yüksek saptandığı durumlarda hipertansiyon tanısı koymaktan kaçınılmalıdır. Nedeni bilinmemektedir. Günümüzdeki bilgilerle Beyaz önlük hipertansiyonunun tedavisine gerek yoktur.
Hastalara öneriler
1.Hastalar kendi kan basınçlarını ölçmeyi öğrenmeli ve olanakları varsa bir tansiyon aleti ve steteskop almalıdırlar.
2.Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur gibi sağlık sigorta güvencesi olanlar eğer hastalıklarını belirtir bir heyet raporu alırlarsa ilaçlarına hiçbir ücret ödemezler. Bu konuda doktorları yardımcı olacaktır.
3.Hastalar ölçtükleri kan basıncı değerlerini kaydetmeyi alışkanlık haline getirmelidir. Kan basıncı değerlerinin kaydedildiği form doktora giderken evde, iş yerinde… unutulmamalıdır.
4.Bir seyahate giderken sağlık karnenizi, heyet raporlarınızı, ilaçlarınızı yanınıza almayı unutmayınız.
5.Muayeneye gideceğiniz gün ilacınızı mutlaka içiniz.
6.Doktora giderken şahsınıza ait tüm tıbbi dökümanları (filmler, tahlil sonuçları, hastane dosyası, kullandığınız ilaçların kutusu…) mutlaka yanınıza alınız.
Yaşlılarda İlaç Kullanımı
Türkiye’nin 23 ilinde huzurevlerinde kalan toplam 1944 (748 kadın, 1196 erkek) katıldığı bir çalışmada kronik hastalıkların prevelansı şöyle bulunmuştur: hipertansiyon (tansiyon yüksekliği) % 30.7, osteoartrit % 20.4, kalp yetmezliği %13.7, diabetes mellitus (şeker hastalığı) %10.2, koroner arter hastalığı % 9.8, osteoporoz (kemik erimesi) % 8.2. Bu çalışmaya katılan erkeklerin yaş ortalaması 74.3±7.7 yıl, Kadınların yaş ortalaması ise 77.1±8.7 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların kullandığı ilaç sayısı incelendiğinde; yaşlı bireylerin %28.2 ‘si bir ilaç, %24.3′ü iki ilaç, %18.5′i üç ilaç, %11.7 ‘si dört ilaç ve %17.3′ü beş veya daha fazla sayıda ilaç kullandığını bildirmiştir. Kullanım sıklığına göre sıralama ise aşağıda verilmiştir;
|
% |
|
Kardiyovasküler sistem ilaçları |
26.7 |
| Ağrı kesiciler |
20.8 |
| Hematopoietik sistem ilaçları |
14.8 |
Endokrin sistem ilaçları |
10.6 |
| Diüretik ilaçlar |
10.5 |
| Vitamin ve nutrisyonel preparatlar |
10.2 |
| Solunum sistemi ilaçları |
9.5 |
| Psikiyatrik ilaçlar |
7.5 |
| Santral sinir sistemi ilaçları |
4.7 |
| Antibiyotikler |
2.8 |
| Dermatolojik preparatlar |
2.0 |
| Gastrointestinal sistem ilaçları |
12 |
| Genitoüriner sistem ilaçları |
2.6 |
| Oftalmik preparatlar |
1.9 |
| Otik preparatlar |
0.9 |
İlerleyen yaş ile birlikte ortaya çıkan değişiklikler sonucunda ilaçların etkisi de değişebilir.
Yaşlılarda ilaç kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:
1- Tedaviye başlamadan önce mutlaka bir tanı konmalıdır
2- Yaşlı hastalar daha önce tanımlanmamış ve tedavi edilebilir durumlar açısından değerlendirilmelidir. Bu durumlar ilaç tedavisini etkileyebilecekleri gibi ilaç tedavisinden de etkilenebilirler.
3- Tıbbi durumlar mümkün olduğunca ilaçsız kontrol edilmeye çalışılmalıdır
4- Hastaların birden fazla doktor tarafından görülmüş ve farklı tedaviler başlanmış olabileceği unutulmamalı, halen kullanmakta olduğu reçeteli ve reçetesiz ilaçlar dikkatle sorgulanmalıdır.
5- İlaç mümkün olan en düşük dozda başlanmalıdır.
6- Aktif metabolitleri böbrekten atılan ilaçlar için de doz ayarlaması yapılmalı ve böbrek fonksiyondaki yaşa bağlı değişiklikler göz önünde bulundurulmalıdır.
7- Böbrek fonksiyon bozukluğuna neden olabilecek ilaçlar dikkatle ve kısa süreli kullanılmalıdır
8- Tedavi şemaları çizilirken hastalar postüral hipotansiyon açısından sorgulanmalıdır
9- İlaç tedavisi basitleştirilmelidir
10- Hasta uyumunu artırmak için ilaç kullanım takvimi hazırlanması, ilaç kutularının belirgin olarak etiketlenmesi gibi önlemler alınmalıdır
11- Tedavi düzenli olarak gözden geçirilmeli ve gereksiz ilaçlar tedaviden çıkarılmalıdır
12- Tedavi planı mümkün olduğunca basitleştirilmelidir
Yatalak Hasta Bakımı
Hazırlayan:Hem. Çiğdem MERAL
Ank. Numune Eğ. Ve Araş. Hastanesi KİT Ünitesi
Yatak Yaraları
Yatağa bağımlı hastalarda sürekli yatmaya bağlı olarak, özellikle kilolu (obez) hastalarda yatak yarası daha çabuk oluşur. Bu tür hastalarda 2 saatte bir pozisyon değiştirilmelidir. Yatak çarşaflarının kırışıksız olması gerekir. Ayrıca kilolu hastalarda hareket isteği azalacağı için dengeli beslenmesine ve yeterli sıvı almasına dikkat etmek gereklidir. Hastaların derisine kesinlikle alkol veya kolonya sürülmemeli, bunlarla masaj yapılmamalıdır. Hastanın derisi daima temiz ve kuru tutulmalıdır. Eksersiz yaptırılmalı, böylece yatarken basınç altında kalan bölgelerde yeterli kan akımı sağlanmalıdır.
Havalı yataklar da son yıllarda bu amaçla kullanıma girmiş ve yaygınlaşmıştır.
Kas – İskelet Sistemi
Hareketsizliğe bağlı olarak kuvvetsizlik, sırt ağrıları, kas zayıflığı ve kemik erimesi başlayabilir. Kemiklerde kolayca kırıklar oluşabilir. Kas ve eklemleri içeren düzenli eksersiz programı uygulamak gerekir. Bu program için fizyoterapistlerle görüşüp uygun program alınarak uygulanmalıdır.
Kalp
Bu hastalarda damarlarda vasodilatasyon (genişleme) olur. Kan karın içi organlarda toplanır, tansiyon düşer. Yorgunluk göz kararması, baş dönmesi gelişir. Emboli (kan pıhtısının hayati organlara giden damarları tıkaması) olasılığı artar. Önlem olarak yatak içinde elastik çorap veya elastik bandaj uygulamak gerekir.
Solunum Sistemi
Yatağa bağımlı hastalarda göğüs kafesi genişler, dolayısıyla solunum derinliği ve kanın oksijenlenmesi azalır. Hastaya balon şişirme, öksürme ve ıslık çalma gibi eksersizler yaptırılmalıdır. Akciğerlerde sekresyon (salgı) ve mukus (balgam) birikimi nedeniyle ciddi enfeksiyonlar oluşabilir (pnömoni = zatürre). Bakım yapan kişi tarafından öksürme ve nefes alıp verme eksersizleri yaptırılmalıdır. Devamlı yatan hastalarda dışkılama alışkanlığı değişebilir. Bakım yapan kişi hastanın dışkısının rengine, kıvamına ve sıklığına dikkat etmelidir. Her sabah verilecek bir bardak ılık su, kuru erik veya kayısı suyu kabızlığı önlemede etkili olacaktır.
İdrar Problemleri
Uzun süre yatağa bağımlı hastalarda idrar yapmada zorluklar meydana gelebilir. Bakım yapanlar kasların gevşemesi için perine (makat ve çevresi) üzerine sıcak termofor konulabilir. Musluk açılıp hastaya su sesi dinletilebilir. Bunlara rağmen hasta idrarını yapamıyorsa doktora başvurulmalıdır. Ayrıca sürekli yatan hastalarda böbrek taşı oluşumu sıktır. Hastanın düzenli sıvı alımını takip etmek gerekir. Bu durumu engellemek için yatakta aktif ve pasif eksersizler yaptırmak gerekir. İdrar yollarında enfeksiyon riskini artıracağı için mümkün olduğu kadar, hastaya idrar sondası taktırmaktan kaçınılmalıdır.
Diet ve İlaçlar
Hastalığı özel diyet gerektiriyorsa ( diabet, kalp hastalığı vb.) titizlikle uygulanmalı; ilaçları düzenli ve gerektiği gibi verilmelidir.
Psikoloji Durum
Uzun süre yatan hastalarda depresyon, yalnızlık duygusu, kaygılarda artış veya terkedilme korkusu gelişebilir. Hastada kronik uykusuzluk vardır ve içe dönüktür. Bu tip sorunları olan hastalarda dikkat edilmesi gerekenler:
Hastanın yalnızlık duygusunu en aza indirmek gerekir. Hastayı etrafındakilerle ilgilenebileceği bir odaya almakla dünyadan kopması önlenebilir.
Hastanın odasında radyo, televizyon olmalı dış dünyadan haberdar edilmelidir. Gazete, dergi okunmalı veya kendisi okuyabiliyorsa yönlendirilmelidir.
Hastaya bakım yapılacaksa mümkün olduğu kadar aktif ve katılımcı olması sağlanmalıdır.
Ağız bakımı önemlidir. Her yemekten sonra dişler fırçalanmalı, yapabiliyorsa kendisine yaptırılmalıdır. Dudaklarında kuruma varsa vaselin sürülmelidir.
Hastada anormal davranışlar fazlalaştığında psikolojik profesyonel yardım alınmalıdır.